Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Gürcüler Arasında İslamiyet'in Yayılması

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar

    Gürcüler Arasında İslamiyet'in Yayılması

    Prof. Dr. Mehmet ÇOĞ'un 2007 yılında Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi'nde yayınlanan makalesidir.
    ​
    Daha büyük versiyon için resme tıklayın

Ad: m.cog.png
Görünümler: 22
Boyut: 40.1 KB
ID: 74089

    Özet

    Gürcü toplumunda Hristiyan olmadan önce, totemist ve natüralist geleneklerin ağırlıkta olduğu geleneksel halk inançları hâkimdi. Hristiyanlığın yayılması ile birlikte Katolik mezhep inancı bölgede hâkim olmuştur. XI. Yüzyıldan itibaren Batı Gürcistan'da Katolik, Doğu Gürcistan'da Ortodoks mezhebi etkili olmuş, zamanla bütün Gürcistan'da Ortodokslar söz sahibi olmaya başlamışlardır. Gürcistan'da kilisenin milli karakterli olması ve Hristiyan kiliseler arasındaki teolojik tartışmalardan uzak kalmaları, daha geç müslüman olmalarına sebep olmuştur. Bu çalışmada İslamiyet'in yayılma sürecini ve bunda etkili olan belli başlı faktörleri ortaya koymaya çalışacağız. İslam ordularının bölgeye hâkim olması ile birlikte İslam dini yavaş yavaş etkisini hissettirmeye başlamıştır. Arap, Türk ve Moğol hâkimiyetinde Gürcüler arasında bireysel ve küçük gruplar İslam dinini benimseye başlamıştır. Moğol istilasında zayıflayan kilise teşkilatı zamanla işlevini yitirmiştir. XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı ve İran hâkimiyetinde Gürcüler arasında büyük topluluklar arasında İslam yayılmaya başlamıştır. İran'da kalan müslüman Gürcüler bu devletin iç siyasetinde dengeleri etkileyecek kadar önemli nüfuza sahip olmuşlardır. İslam kültür ve medeniyeti, Endülüs ve Sicilya örneklerinde olduğu gibi Gürcü kültür ve edebiyatını etkilemiştir.

    Türk ve İranlıların Gürcistan, Rusların Gruzya, Yunan ve Romalıların İberya dedikleri Gürcistan, Kafkas sıra dağlarının güney kesiminde yer alır. Gürcüler efsanevi ataları Kartlos'a izafeten kendilerine Kartvel, Gürcistan'a da Kartveller'in yurdu anlamında Sakartvelo adını vermektedirler. Ülkenin bu günkü nüfusu yaklaşık altı milyon civarındadır. Buna ilaveten ekserisi İran ve Türkiye'de olmak üzere farklı ülkelerde Gürcü yaşamaktadır.

    Gürcülerin dini tarihine bakıldığında ilk dönemlerinde totemist ve natüralist unsurlar taşıyan geleneksel inançların hâkim olduğu görülür. Ancak bu zamanla politeist bir karakter kazanmıştır. Hristiyanlık Batı Gürcistan'da M.S birinci yüzyıldan itibaren yayılmaya başlamıştır. İlk gelen misyonerler Kudüs ve Antakya kiliselerine mensup olduklarından dolayı başlangıçta bu kiliselerin etkisi altında kalmışlardır. V. yüzyılda resmi din haline gelen Hristiyanlık, ülkenin her yanında birlik göstermemiş, Hristiyan dünyasındaki mezhep çatışmaları az da olsa hissedilmeye başlanmıştır. Katolik ve Ortodoks olarak ikiye ayrılan Hristiyanlık içi çatışmalarda zamanla Ortodoks mezhebi ülkede hâkim olmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra Monofizit kiliseler de dini hayatta etkili olmuşlardır.

    Dünya tarihi göz önüne alındığında, Arap yarım adasından çıkarak kısa sürede Asya'nın büyük bir kısmını hâkimiyetine alan Müslüman Araplar, aynı zamanda farklı milletlerin İslam dinini kabullenmesine vesile olmuşlardır. Ancak bütün İslam tarihi göz önüne alındığında farklı milletlerin İslam'a girmesi ile ilgili karşımıza çıkan sorunlardan biri de kaynak eserlerdeki bilgi azlığıdır. İslamiyet'te, Hristiyanlıktaki gibi sistemli bir din değiştirme politikası veya İslamlaştırma müessesesi olmadığı için kaynaklar bu konu üzerinde fazla durmamışlardır. Buna karşın kilise kayıtlarında fertlere varıncaya kadar çok sayıda malzeme bulmak mümkündür.

    İlk Arap akınları ile İslam'la tanışan Gürcülerin İslam'ı benimsemelerini beş dönemde ele almak gerekir. Müslüman Araplar, Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar ve İranlılar hâkimiyetinde geçen süreçte Gürcüler arasında İslam dini yayılmıştır. Gürcülerin yoğun olarak İslam dinine girmeleri, Osmanlı ve İran tesiriyle XVI. asırdan itibaren gerçekleşmiştir. Şüphesiz bu durum sadece bu yüzyıllarda birden bire gelişmemiştir. Daha ilk Müslüman Arap hâkimiyetinden itibaren kültürel etkileşim vasıtası ile Gürcüler İslam dinini yavaş yavaş tanımışlar, şartlar olgunlaşmaya başlamıştır. Ardından Selçuklular, Moğollar, Safeviler, Osmanlılar hâkimiyetinde, ilk önce bireysel daha sonra toplu olarak İslam'a girmeye başlamışlardır.

    Hz. Ömer iktidarında Suriye, Filistin ve İran'ı ele geçiren Müslümanlar Kafkas bölgesine dayanmıştı. 640'lı yıllarda Arap orduları Azerbaycan'dan Derbent geçidine kadar olan bölgeyi ele geçirirken, 645-646'da ise Habib b. Mesleme'nin Tiflis ve çevresini fethetmesiyle Gürcistan'da İslam hâkimiyeti başlamıştır. Bu döneme kadar bölgeye hâkim olmaya çalışan Hazarlarla mücadele içerisinde bulunan ahali, İslam ordusu komutanına, kendilerinden haraç alınmamasını, bunun karşılığında Hazarlara karşı yürütülecek mücadelede Araplara yardım edeceklerini vaat etmişlerdir. Komutan bu şartları kendisinin kabul edemeyeceğini söyleyerek yapılan bu teklifi Hz. Ömer'e iletmiş, halifenin de kabul etmesiyle Hazarlara karşı birlikte mücadele edilmesi esasında iki taraf arasında antlaşma imzalanmıştır.

    Habib b. Mesleme idaresinde Tiflis'e İslam'ı tebliğ için Abdurrahman b. Cez'in gönderildiği ve çok sayıda Gürcünün Müslüman olduğu kaydedilmektedir. Ancak bu konuda teferruatlı bilgi bulunmamaktadır. Emeviler döneminde Gürcistan tamamen fethedilerek el-Cezire valiliğine bağlı idari birim olarak yönetildi. Daha sonra Hişam b. Abdilmelik zamanında Azerbaycan, İrminiyye, Şirvan ve Gürcistan'ı içine alan bölge ayrı bir valilikle idare edilmeye başlanmıştır. Abbâsîler Şirvan ve İrminiyye'yi eyalet haline getirip Tiflis'te ayrı bir İslam emirliği kurdular.

    VII. yüzyıldan itibaren Gürcülerle siyasi mücadeleye başlayan önemli devletlerden biri Hazarlardır. Gürcüler belli dönemlerde Hazarlar ile ittifak yaparak Araplara karşı mücadele etmişlerdir. Bu durum tam tersi, Gürcü-Arap ittifakı şeklinde tezahür etmiştir. Ancak her türlü ittifak Müslümanların Gürcistan üzerindeki hâkimiyetini engellemeye yeterli olmamıştır.

    Bahsi geçen bu emirlik döneminde sayları az olmakla birlikte yerli halk arasında İslamiyet yayılmaya başlamıştır. Tiflis'teki emirlik zamanla Arapların yoğun ilgisi sonucu şehirde önemli bir İslami merkez olmaya başladı. Ermenilerle önemli mücadelelere sahne oldu. Bilhassa ilk yüz yıllık zaman dilimi içinde Gürcüler ile Müslüman Araplar arasında büyük mücadeleler olmuştur. Bu mücadeleyi destekleyen Gürcü şairlerin ifadelerine bakılacak olursa Gürcüler arasında Müslüman bir grup olduğu anlaşılmaktadır. Zira Gürcü aydınlar söylemlerinde, dini ve kültürel bakımdan saf değiştiren yerli halka karşı serzenişte bulunmaktadırlar. Emevî ve Abbâsî hâkimiyetindeki bu ilk İslam hâkimiyeti Gürcistan'da ilmi ve kültürel canlanmanın ayrı bir devresini teşkil eder. X.yüzyılın başlarında Tiflis, Yahudi ve İslam öğretilerinin önemli bir merkezi durumuna gelmiştir. Bunda şüphesiz Abbâsîler dönemindeki fikir hürriyetinin ve ilmi atılımın tesirini vurgulamak gerekir. Bu durum Abbâsîler devrindeki ilmi hareketliliğin, sadece merkezlerde değil uzak diyarlarda da etkisini gösterdiğini ortaya koymaktadır. İslam'ın parlak medeniyeti ile tanışarak Gürcistan'da meydana gelen bu fikir özgürlüğü ve ilmi hareketlilik, din adamları arasında dikkate değer bir hareketlenmeye neden olmuştur. Kilisenin dogmatik ve zorlama yoluyla yaşatmaya çalıştığı fikirlere, Gürcü aydınlar karşı gelmişlerdir. Kilisenin sanat ve edebiyat alanındaki kısıtlamalarına aldırmadan hür iradeler ile özgün eserler meydana getirmişlerdir. Misal vermek gerekirse, saray şairlerine ve kronikçilere büyük önem verilmiştir. loane Şavteli, Kral Davit'e Mesih'in Kölesi adında bir kaside yazmış, Sargis Tmogveli, Fahrettin Cürcani'nin Vis ve Ramin'in aşkını anlatan Part aşk hikâyesini Farsça'dan Gürcüceye çevirmiştir. XII. Yüzyıla değin süren bu fikri canlanma malum olduğu üzere Avrupa'da Rönesans adı ile ancak XVI. yüzyılda gerçekleşmiştir.

    Abbâsî ordusunda asker olarak Kafkas bölgesine akınlar düzenleyen Türkler, bölgeye gelen ilk Müslüman Türkler olurken, Tuğrul Bey'le birlikte Gürcistan'a düzenli olarak askeri seferler düzenlemişlerdir. Gürcülerin büyük bir iç mücadeleye girdiği dönemde geniş Türkmen kitleleri Irak, Ahvaz ve Hulvan taraflarına doğru yığılmış ve bu bölgelerin ahalisi Bağdat'a doğru kaçmaya başlamıştı. Bu karmaşanın önüne geçmeye çalışan halife, Tuğrul Bey'e şikâyette bulunmuş, Selçuklu Sultanı da kalabalık Oğuz topluluğunu, daha önce Kutalmış'ın çekilmek zorunda kaldığı Gence ve Doğu Anadolu'ya yönlendirerek meseleye çözüm bulmuştu. Oğuzların bölgeye iltihakından sonra Kutalmış da ara verdiği seferleri yeniden başlatmış ve 1054'te Kars'a akın düzenlemiş ancak hisarı alamadığı için kenti ele geçirememişti.

    Tuğrul Bey'in (1054) harekâtından sonra, Gürcülere yönelik fazla faaliyet olmamıştır. Ancak Sultan Alp Arslan'ın (1063-1072) iktidara gelmesinden sonra, Gürcüler Büyük Selçuklu Devleti'nin hakimiyeti altına girmiştir. İlk olarak Bizans üzerine hareket eden sultan bu amaçla Kafkas bölgesinde fetih hareketlerine girişti. Gerçekleştirilmek istenen Anadolu fethi için bu bölgenin önemi çok büyüktü. Oğlu Melikşah ve veziri Nizâmülmülk'ü Nahçıvan'da bırakarak kendisi Gürcistan yönelmiştir. Düzenlenen bu seferde Tiflis ve Çoruh arası tamamen ele geçirilerek, bölgedeki üstünlüğü çevredeki bütün teşekküller tarafından kabul edilmiştir. Bu konuda ilk adımı atan Gürcü Kralı Bagrat olmuş, cizye vermek sureti ile Sultana itaat etmiştir. Onu Şirvan Emiri takip etmiş, kızını Alp Arslan'a vermek suretiyle Sultan'a akraba, Selçuklulara müttefik olmuştur. Böylece doğuda Türk kuvvetlerine direnebilecek en önemli unsurlardan biri bertaraf edilmiş oldu. Hâkimiyet altına alınan bölgede Ahılkelek ile Kars arasında bulunan Lori halkı İslam dinine girmiştir. Bu fetihlerden sonra Kafkas halkları arasında Müslümanlara karşı düşmanlık hisleri de azalmaya başladı. Alp Arslan birinci Kafkas seferinden sonra Malazgirt savaşı öncesi (1067) Kafkaslara bir sefer daha düzenlemiştir. Ancak Sultan Kavurt isyanı ile uğraşırken Kafkaslarda iç karışıklık baş göstermesi üzerine Kavurd isyanını bastıran sultan tekrar Gürcistan'a yönelerek Gürcü ve Abhazları tekrar hâkimiyet altına aldı. Tiflis'i ele geçirip burada bir cami yaptırdı. Yine bu sefer sonucunda feodal beylerden Agsartan'ın Müslüman olduğu kaynaklarda nakledilmektedir.

    Anadolu Selçukluları dönemi, Türk-Gürcü ilişkilerinde siyasi mücadelenin ağırlıkta olduğu bir devre olarak görülmektedir. Buna rağmen evlilik bağları ve kültürel ilişkiler de artmıştır. Rükneddin Süleyman Şah Gürcü Kraliçesi Tamara ile arasındaki anlaşmazlık nedeni ile Gürcistana büyük bir sefer (1202) düzenlemiştir. Ancak aşırı kendine güven ve tedbirsizlik nedeniyle Türkler ağır bir yenilgi almışlardır. Allaaddin Keykubat zamanında, Gürcülerin Moğolları Türklere karşı kışkırttığı endişesiyle Gürcistan'a büyük bir sefer daha düzenlendi. Harzemşah saldırılarından iyice yıpranan Gürcüler bu mücadelede hiçbir varlık gösterememişlerdi. Yapılan anlaşma maddelerinden biri gereğince kraliçe Rosudan kızını Gıyaseddin Keyhüsrev'e vermeyi kabul etti ve Hristiyan olan bu Gürcü prensesi için sarayda bir kilise yapılarak ve din adamı görevlendirilmiştir. Nitekim aynı şekilde bir Gürcü ileri gelenin kızı ile Müinüddin Pervane de evlenmiştir. Dini hoşgörüye verilebilecek en iyi örneklerden olan bu hareket, aslında Türklerin hâkimiyeti altına aldıkları bütün topluluklara gösterdiği davranışa da misal teşkil edebilir. Fetih öncesi şiddetli mücadeleler yapsalar da, bir beldeyi ele geçirdikten sonra hangi dinden olursa olsun tebaalarına karşı dini hassasiyet göstermişlerdir. Oryantalist müelliflerinde araştırmalarında ifade ettiği gibi bilhassa XII. Yüzyılların başında Tiflis'teki Müslüman toplum hatırı sayılır derecede ilerleme göstermiştir. İlmi ve ticari gelişmenin yanı sıra şehrin idari yapılanmasında söz sahibi olmuşlardır. Örneğin bir Kadı ve Muhtesip, bir rahip kadar şehrin yönetimine katılmaktaydı.

    Gürcistan'da İslami hâkimiyeti ve canlanmanın meydana geldiği diğer bir dönem Harzemşahlar dönemine rastlamaktadır. Bir süre Türklerin elinden çıkan Tiflis, Celaleddin Harzemşah'ın 1225 yılında Gürcü, Lezgi ve Abaza, Kıpçaklardan oluşan orduyu yenmesi ile Tiflis Müslümanların eline geçmiştir. Bu mücadele öncesi Kıpçaklar Harzemşahlar'ın tarafına geçmişlerdi. Bu hâkimiyet döneminde şehirde kültürel manada önemli faaliyetler görülmüştür. Celaleddin Harzemşah zamanında Gürcüler Müslümanlar üzerine sürekli saldırılar yapıyorlardı. Hem bu akınların önlenmesi hem de doğudan gelen büyük Türk göç yollarının emniyete alınması bakımından bu hâkimiyet büyük önem taşımaktaydı.

    Gerek ilk İslam devletleri gerek sonradan bölgeye hâkim olan Türk devletleri devresinde Gürcüler arasında evlilik bağları ile bireysel olarak ya da feodal beylerin tercihi ile Müslüman olanlar olmuştur. Haliyle nüfuzu geniş olan feodal beylerin İslam'a girmesinin tebaaları üzerinde de etkili olduğu göz ardı edilemez. Buna ilaveten Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devleti zamanında yine bireysel ve grup olarak İslamlaşan Gürcüler vardır. Bu da, esirler ya da satın alınan köleler vasıtası ile gerçekleşmiştir. Selçuklu sarayındaki Gulamhâneler sarayda ya da büyük şehirlerdeki köle okulları idi. Buralarda küçük yaşta satın alınan ya da esir edilen çocuklar, Baba denilen görevlilerce eğitilip kısa sürede İslam ve Türk kültürü ile yetiştirilip İslamlaşıyordu. Söz konusu uygulama daha ziyade Ermeni ve Rumlar arasında gerçekleşmekle birlikte, Saltuklular başta olmak üzere Doğu Anadolu Türk devletleri ve Anadolu Seçukulularında Gürcülere de uygulanmaktaydı. Bu çocukların sarayda ve orduda önemli mevkilere gelmeleri diğer ırkdaşları arasında İslam'a karşı bir yöneliş meydana getiriyordu. Hem Selçuklu hem de Osmanlı Devletinde çok sayıda Gürcü asker ve bürokrat bu vesile ile bürokraside yer almış ve bu da İslamlaşmanın önünü açan unsurlardan biri olmuştur.

    Bütün İslam âleminde olduğu gibi Gürcistan bölgesinde de iz bırakan unsurlardan biri Moğollardır. Celalettin Harzemşah'ı mağlup ederek Kafkas bölgesine hâkim olan Moğollar, Gürcistan bölgesinde bir hayli direnişle karşılaşmalarına rağmen, bölgeyi ellerine geçirmişlerdir. Gürcülerin çetin mücadeleleri bölgenin dini ve siyasi tarihi bakımından dikkate değer sonuçlara zemin hazırlamıştır. Moğollar girdikleri ülkelerin çoğunda iktisadi ve sosyal yönden değişime vesile oldukları gibi aynı şekilde Gürcistan'da da sosyal ve dini dönüşüme neden olan olaylara öncülük etmişlerdir. Her şeyden önce gerek İlhanlılar döneminde gerekse Timur devrinde Moğol hâkimiyetine direnç gösteren Gürcistan'da halkın çoğu yer değiştirmek zorunda kalmıştır. İktisadi ve sosyal bunalımın yanında bizi ilgilendiren en önemli husus dini mevzuda gerçekleşmiştir. Moğolların yoğun baskısı ile kökleşmiş olan Kilise teşkilatı iyice yıpranmış, ülkenin büyük bir kesiminde fonksiyonunu yitirmiştir. XIII. yüzyılda başlayan bu çözülme Gürcülerin toplu halde İslam'a girmeye başladığı XVI. yüzyılda zirve noktaya ulaşmış ve halkın din değiştirmesinde önemli bir etken olmuştur. Ancak bu tahribata rağmen Gürcistan'da tıpkı Abbâsîler döneminde olduğu gibi kültürel ve iktisadi canlanmanın meydana geldiği görülmektedir.

    Osmanlı Devleti'nin Gürcistan sınırlarına dayanması ve güneybatı bölgesinin hâkimiyet altına alınması Fatih'in Trabzon'u alması ile başlamaktadır. Ancak bundan önce Osmanlı donanmasının adı geçen sahalara ve Karadeniz kıyılarına seferler düzenlediği bilinmektedir. Trabzon'un Osmanlı topraklarına katılması ile artık Gürcistan sınır olmuş ve 1479'da Acaristan, Borçka ve Maçahel vilayetleri Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kendini iyice hissettiren Türk tehlikesi karşısında Gürcü prensleri Hristiyan devletlerden yardım istemişler ancak, istedikleri cevap gelmemiştir.

    Yavuz Sultan Selim Trabzon Valiliği zamanında bölge ile ilgilenmiş Güryel ve İmeret eyaletlerini Osmanlı topraklarına katmıştır. Yavuz'un Çaldıran seferinde Gürcistan'ın Doğu vilayetleri olan Kartli ve Kaheti'de Osmanlı sınırlarına dâhil edilmiştir. Ancak Gürcistan'ın doğuda kalan toprakları sürekli Osmanlı hakimiyetinde kalmamıştır. Aynı coğrafyada güçlü diğer bir devlet olan İran sık sık bölgeye akınlar yapmış ve bu yüzden Osmanlı ile arası açılmıştır. Nitekim bölgedeki Gürcü prenslerinin sürekli yardım isteği, İran'ın doğu'da dini propaganda yapması, Kanuni'nin İran üzerine seferler yapmasına neden olmuştur. Bu seferlerden sonra Amasya Anlaşması ile Güneybatı Gürcistan'da Osmanlı hâkimiyeti iyice yerleşmiştir. Buna karşılık Doğu Gürcistan İran sınırlarında kalmıştır. Ancak bu anlaşmaya her iki taraf da fazla sadık kalmamış, Gürcistan toprakları zaman zaman Safeviler ile Osmanlılar arasında mücadele alanı olmuştur. XVI. Asrın sonlarında Dadyan, İmeret ve Guril'de tahrir yapılarak sancak haline getirilmiştir. Aynı şekilde geniş bir tahrir yine XVIII. asırda gerçekleştirildi.

    Osmanlı hâkimiyetine giren Gürcistan bölgelerinde İslamlaşma ilk önce feodal beyler arasında başlayıp ve zamanla halk arasında yayılmaya başlamıştır. 1592 tarihli bir Ruznamçe'de anlaşıldığına göre Şavşat bölgesinde Müslüman olan feodal beylerin ardından halk arasında da İslam'ın hızla yayılmaya başladığı görülmektedir.

    Batı Gürcistan'da bu gelişmeler yaşanırken 1599 yılında eyalet yapılan Tiflis'in başına Simon Han getirilmiş, ancak bu prens bir süre sonra isyan etmiştir. Bunun üzerine yakalanarak İstanbul'a gönderilmiş ve zorunlu ikamete tabi tutulmuştur. Simon burada Müslüman olarak Mehmet Paşa adını almıştır. Bu yıllarda Gürcülerin Aznaur kabilesinden bazı beylerin Müslüman olması halk arasında İslamlaşmanın önünü açan diğer unsurlardan biri olmuştur. Şavşat bölgesinin İslamlaşmasından sonra Ahıska ve batısında İslamlaşma hızla devam etmeye başlamış ve bu Gürcüler aynı zamanda Osmanlı Devlet yapısı içinde askeri ve bürokratik mevkilerde görev almaya başlamışlardı. Osmanlı Devletinde İslam'a girmeye yatkın ve devlete sadık olanlara Tımar ve Zeamet verilerek İslamlaşmaları göz ardı edilmeyecek önemli faktörlerden biridir. Sözgelimi Batum Beylerbeyi başkentten bu konuda istekte bulunmuştur. Söz konusu istekte Guria Beyi'nin hizmetinde olanlardan birinin İslam'a meyilli olduğunu, Müslüman tacirlere de yardım da bulunduğunu ifade ederek adı geçen kişiye zeamet verilmesinin uygun olacağını dile getirmektedir. Buna benzer uygulamalar ve din değiştirme örneklerini Osmanlı belgelerinde sıkça görmek mümkündür.

    XVIII. Yüzyıldan itibaren Güneybatı Gürcistan'da hem Osmanlı hâkimiyeti güçlenmiş hem de İslam iyice yayılmaya başlamıştır. Bunda iki asırdır devam eden birlikteliğin etkisi önemlidir. Bunun yanı sıra önemli bir unsur da Rusya'nın Kafkasya ve Orta Asya'daki yayılmacı politikasıdır. Rusya bir yandan Balkanlarda Panslavizm hareketini başlatırken bir yandan da Kafkas halklarını Osmanlıya karşı kışkırtmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti aynı şekilde Kafkas halklarını kendine çekmeye çalışmıştır. Neticede Rus-Osmanlı mücadelesinde, Müslüman olan Gürcüler Osmanlı'yı desteklemişlerdir. Bu aynı zamanda Anadolu topraklarına göçün de başlangıcı olmuştur. Nitekim XIX. yüzyılın sonlarına doğru Müslüman Gürcülerin büyük bir kısmı Osmanlı topraklarına gitmiştir.

    Türk-Rus mücadelesi sırasında başlangıçta Rusya'yı tercih eden Hristiyan Gürcülerin, bu seçimlerinde hatalı davrandıklarını anladıklarını görmekteyiz. Müslüman Gürcülerle birlikte sık sık Osmanlı Devletinden yardım talebinde bulunmaları bu hakikati ortaya koymaktadır. Osmanlı arşivlerinde yardım isteğinde bulunan çok sayıda dilekçe bulunmaktadır. Hristiyan Gürcüleri Ruslardan nefret ettiren onların Ruslaştırma politikasıdır. Aslında her ikisi de Ortodoks mezhebine mensup olmalarına rağmen, Ruslar, Gürcü kilisesi ve din adamlarını, tamamen Çar'a bağlı, hiç bir dini ve siyasi inisiyatifi olmayan memur olarak kendilerine bağlamak istiyorlardı. Öte yandan Osmanlı döneminde Gürcüler arasında İslamiyet'in zorla yayılmadığı, bunu büyük ölçüde insanların kendi isteklerine bıraktığı her olayda kendini gösterir. İslamlaşmayı teşvik etmek için doğal olarak bazı vergilerin azaltılması, askerlik ve memuriyet gibi bazı teşvik unsurlarının olması da gayet doğaldır. Bu konu da gösterilecek bir hayli delil olmakla birlikte, 1872 yılına ait bir mahkeme davası, Türklerle Ruslar arasındaki halkı idare etme farkını ortaya koymaktadır. Söz konusu mahkeme kararında Ruslara ve Hıristiyanlara 33 hektar arazi verilirken, Müslümanlara 8 hektar arazi verilmektedir. Halbuki Osmanlı cizye vergisi dışında gayri Müslim halktan vergi almamıştır. Cizye müsteşriklerin abarttığı gibi ağır bir vergi değil, bir nevi Müslümanlardan alınan zekât vergisinin karşılığıydı.

    Osmanlı'nın din ve fikir hürriyetinin yanı sıra, yukarıda kısaca değinildiği üzere İslamlaşmayı kolaylaştıran etkenlerden biri de Hristiyan kiliselerinin Gürcistan'daki zayıflamış yapısıdır. Moğol baskısı ile yıpranan kilise teşkilatı, iç ve dış siyasi buhranla XVIII. yüzyılda, bilhassa merkezi yerlerde iyice zayıflamış, hatta halka baskı yapar hale gelmişti. Nitekim bu yüzyılda bölgede izlenimlerde bulunan seyyahlar bu gerçeği eserlerinde dile getirmişlerdir. XIX. Yüz yılda artan Rus baskısıyla Gürcüler arasında İslam iyice yayılırken, kuzeylerindeki Çerkezlerin de bir nevi milli dini haline gelmiştir.

    Osmanlı-Rus çekişmesi bu şekilde cereyan ederken Safeviler, Gürcülerin İslamlaşmasında hatırı sayılır katkıları olan devletlerden biridir. Safeviler çevrelerindeki Hristiyan teşekküllere düzenli akınlar yaparken hem dini hem de siyasi nüfuzunu geliştirmek için Kafkas bölgesine hâkim olmak istemişlerdir. Uzun yıllar süren siyasi-askeri mücadeleler beraberinde kültürel ve dini etkileşimi getirmiştir. Şah Tahmasb zamanında başlayan İslamlaşma hareketleri XVII. yüzyılın başlarında doruk noktasına ulaşmıştır. Tahmasb döneminde göç ettirilerek gelen çok sayıda Müslüman Gürcü İran sarayında ve devletin önemli kademelerinde yer almaktaydı. Hatta Tahmasb'ın eşlerinden çoğu Gürcü ve Çerkez kökenliydi. Şah Tahmasb'dan sonra meydana gelen taht kavgalarında Ustacalu Türkmenleri ile Gürcülerin dengeleri değiştirecek kadar güçleri vardı.

    Safevî devletinin kuruluşunda ve gelişmesinde önemli etkileri olan Türkmenler zamanla İran'da hâkimiyeti ellerine geçirmeye başladılar. Şah İsmail'in ölmesinden sonra sürekli sorun çıkaran Türkmenlerin oldukça genişleyen nüfuzunu kırmak için Şah Abbas bir takım tedbirler almıştır. Bu amaçla Ermeni, Gürcü ve Çerkezlerden oluşan çok sayıda köleyi önemli mevkilere getirmek için yeniçerilik benzeri bir teşkilat kurdu. Buralardan yetişenler askeri ve idari önemli memuriyetlere atandılar. Bu politika ile Türkmenler kontrol altına alınmış, diğer sorunlar da çözülerek Abbas döneminde ülkede siyasi istikrar sağlanmıştır. Ülkede iç barışın sağlanmasında Abbas'a en önemli desteği verenlerin başında Gürcüler gelmektedir. Onun dönemi aynı zamanda Gürcüler arasında İslamlaşmanın en yoğun olduğu bir devirdir. 1614-1620 yılları arasında yaklaşık 200 bin kişiden oluşan Gürcü topluluğu İran içlerine yerleştirilmiştir. Yeni gelen bu Gürcüler hızla Müslüman olmaya başlamışlardır. Önceden gelen Gürcülerle birlikte İran'da büyük bir nüfuza sahip olmuşlardır. İslamlaşan Gürcüler hem idari sahada hem de ilmi ve kültürel çalışmalarda İran'da önemli mevkilere geldiler. Beylerbeyilik, valilik, hâkimlik yapan çok sayıda gürcü yetişmiştir. Bunlar sadece İran içinde görev almıyor, aynı zamanda Gürcistan'a idareci olarak gidiyorlardı. İran ediplerinden Keyhüsrev Han, Zeynel Beg, Şarzman Beg önemli Gürcü kültür adamlarından sadece birkaçıdır.

    Doğu Hristiyanları arasında Müslümanlığı en geç benimseyenler, Gürcüler ve Ermeniler olmuştur. Bunun başlıca sebepleri arasında Gürcü ve Ermeni kiliselerinin özelliğidir. Bu kiliselerde dini lider, aynı zamanda milletin siyasi lideri olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda din değiştirmeyi siyasi bağımsızlığın kaybedilmesi olarak telakki ettiklerinden İslamlaşmaları geç olmuştur ve bu yöreye gelen istilacılara karşı çok sert tepkiler vermişlerdir. Ayrıca Hristiyanlar arasındaki teolojik tartışmalardan az etkilenmeleri bir başka sebep olarak gösterilebilir. Roma ve Bizans sınırları içindeki Hristiyanlar arasında beşinci asırdan itibaren çok ileri seviyede teolojik tartışmalar yapılmaktaydı. Din adamları arasında kavgalara, hatta mezhepler arasında katliamlara varan bu münakaşalar bilhassa Anadolu halkını bıktırmıştı. Tartışmaların yoğunlaştığı ortamda Müslüman milletlerin bölgeye hakim olması, bu münakaşaları, hem İslam hakimiyetini hem de İslamlaşmayı kolaylaştıran önemli amillerden biri haline getirmiştir. Kafkasların ve doğu Müslümanlarının coğrafi uzaklık nedeniyle söz konusu dini tartışmalardan uzak kalmaları, en azından onların Hristiyanlığa bağlılıklarını korumalarına vesile olmuştur.

    Genel olarak tarihi süreç içersinde İslami etkilenme söz konusu olduğunda müellifler belli coğrafyalardan bahsederler, İspanya, Sicilya, İtalya, Gürcistan ve Ermenistan. Bu sahalar zaman zaman iki medeniyet arasında el değiştirse de İslam medeniyetinin tesirlerini sürdürme bakımından hala gündemde kalmaktadırlar. Gürcüler ve Ermeniler her ne kadar Yunan kültürü ile münasebetlerini sürdürdüler ise de Arap, Fars ve Türk kültürünün tesirinden kurtulamamışlardır. Bilhassa Gürcü ve Ermeni edebiyatında Fars ve Türk kültürünün tesiri açıkça görülmektedir. Örnek vermek gerekirse orta çağın önemli gürcü şairlerinden Şota Rustaveli'nin Kaplan Postlu Şövalye adlı meşhur destanında Türk kültürü izleri görülmektedir. Türker'in edebi ve folklor sahasındaki ilk etkileri Selçuklular zamanında, yoğun Oğuz kitlelerinin Kafkaslara yerleştiği devrede gerçekleşmiştir. Tiflis XX. Yüzyılın başlarında Kafkasların en önemli İslam kültür merkezlerinden biri durumundaydı. Çok sayıda cami, medrese, mektep ve süreli yayın çalışmalarıyla bölge Müslümanlarına hizmete eden yegâne şehirlerden biriydi. Buna ilaveten müslüman nüfus önemli derecede fazlaydı. Ancak bu kültürel canlılık Bolşevik ihtilali ile büyük oranda ortadan kalkmıştır. Bununla birlikte günümüzde de Tiflis'te hatırı sayılır miktarda İslami eser bulmak mümkündür.

    Sonuç

    VII. Yüzyılda bireysel olarak ya da küçük gruplar halinde Gürcistan'da Müslüman Arap hâkimiyeti ile başlayan İslamlaşma, XVI. Yüzyıla kadar bu şekilde devam etti. Uzun süren İslam hâkimiyeti sürecinde Gürcüler İslam kültür ve medeniyetinden etkilenmişlerdir. Bu da toplu halde İslamlaşmaların yaşandığı dönemlerde etkisini göstermiştir. Tiflis Emevî, Abbâsî, Selçuklu ve Moğol hâkimiyetinde önemli İslam kültür şehirlerinden biri haline gelmiştir. Osmanlı ve İran hâkimiyetinde İslamiyet, Gürcüler arasında iyice yerleşmiştir. Her iki ülkede Gürcüler hemen hemen aynı şekilde Müslümanlığı tercih ettiler. Genelde feodal beylerle başlayan İslamlaşma zamanla halk arasında yayıldı. Buna ilaveten bilhassa İran'da çok sayıda Gürcü, devlet hizmetine alınmak suretiyle hem İslamlaşması hem de devlete kazandırılması sağlanmıştır. Osmanlı hâkimiyetindeki gürcüler daha ziyade saraya bağlı kamu hizmetinde bulunurken, İran'daki Gürcüler devletin her kademesinde önemli yerlerde yer alıp, ülkenin iç dinamiklerinde denge unsuru olmuşlardır.

    Gürcistan'da Ortodoks Gürcülerden sonra ikinci büyük topluluğu Müslümanlar oluşturmaktadır. İran'daki Şii Gürcüler İran'ın Isfahan eyaletinde yaşamaktadır. Osmanlı döneminde Sünnileşen Gürcülerin büyük çoğunluğu Türkiye'ye göç etmiştir. Bunlar Hanefi mezhebindendirler. Gürcistan'ın Acara ve Soingilo bölgelerinde de Müslüman Gürcüler yaşamaktadır. İran'a yerleştirilen Gürcülerin bir kısmı 1945 Rus istilasında geri gönderilmiştir. Büyük bir kısmı hala İran'da yaşayan Gürcüler Şii Müslüman olmakla birlikte Gürcü kimliklerini yaşatmaktadırlar.

    Burada sadece tarihi süreci ortaya koyup, Gürcülerin İslamlaşmasına tesir eden belli başlı faktörleri ortaya koymaya çalıştık. Gürcülerle birlikte diğer Kafkas kavimlerinin İslamlaşma süreci de üzerinde durulacak mevzulardan biridir. Bu konu ile ilgili olarak XV. yüzyıl öncesi kaynaklar mesele üzerinde fazla durmayıp, sadece satır aralarında siyasi olaylarla bağlantılı bahsetmişlerdir. Ancak Osmanlı, İran ve Gürcü arşivlerine ilaveten kilise kayıtlarının detaylı incelenmesinden elde edilecek bilgiler konuya farklı bir açılım getirecektir.

    Atıf: Çoğ, M. (2007). Gürcüler arasında İslamiyet'in yayılması. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 7 (2), 39-54.
İşleniyor...
X